Mösyö Burjuvazi… Anılarımız hayatımızın birer sahnesi, yaşanmışlıklarımız bize çoğu zaman “Nerede? Niçin? Nasıl?” olmamız ve hissetmemiz gerektiğini farkında olmadan tesadüfen öğretir. Siz değişmeye karar verdiğinizde zaten bu tesadüfler sizi bir gün bulacaktır. Kendi varlığınızı hissetmediğiniz, hissettirmediğiniz sürece özünüzün, sahip olduğunuz değerlerin de hiçbir anlamı yoktur.

Bazen yaşadığımız rutin hayatın aynılıkları bizi sıkabilir, duyarsızlaştırabilir. “Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı; yüzlerini de, jestlerini de artık ezbere biliyordum.”

Günümüzde de sık sık duyduğumuz bir hastalık tükenmişlik sendromu ben buna tüketmişlik sendromu diyorum. Maddi gücünüzün size sunduğu tüm imkanlardan faydalanıyorsunuz ulaşmak istediğiniz her şeye hiç mücadele etmeden ulaşıyor ve kolaylıkla sahip olabiliyorsunuz. Kolaylıkla elde etmenin hazzını yaşarken, mücadele gücünün hazzından yoksun kalarak bir süre sonra bu şaşalı hayatınızdan bıkmaya başlıyorsunuz. Olağanüstü bir doyum gücüyle yaşıyor bir süre sonra size mutluluk veren her şeyden bir anda soğumaya başlıyor, anlamsızlaşıyor, duyarsızlaşıyorsunuz.

Olağanüstü Bir Gecede Mösyö Burjuvazi

Anne ve babası öldükten sonra sahibi olduğu mal varlığının içinde keyifle yaşayan, burjuva sınıfının tanınmış siması 36 yaşındaki bir adam… 7 Haziran 1913 bir Pazar günü Ring Caddesi’ndeki neşeli kalabalığın coşkusunu hissetmesi, doğanın uyanışıyla uyanan bir adam..“burası her gün geçtiğim bir yer olmasına rağmen bu Pazar günü kalabalığını bir mucize gibi algıladım.. elimde olmadan içim yeşillik, aydınlık, canlılık özlemiyle doldu” Bu cümlelerden anlıyoruz ki kahramanımız değişme isteğini bu cümleyle ifade ediyordu.

Zenginleri ve lüks yaşamı eleştiren ve alayan eden onlara Mösyö Burjuvazi olarak hitap ediyor.

Nihayetinde sabah keyifle uyanan kahramanımız o günün ilerleyen saatlerinde at yarışını izlemeye gidiyor ve burjuva sınıfının ahlakından uzaklaşarak suç işliyor. Bu suç ona ilk kez “hissetmek” duygusunu yaşatıyor. Korkuyu, heyecanı, suçluluk duygusunu ilk kez o anda hissetmeye başlıyor. Bu işlediği suç onu ruhani bir içsel yolculuğa çıkarıyor. Kendi sınıfından çıkarak toplumun dışladığı alt sınıfa ait insanlarla tanışmaya başlıyor.. zararlı, kötü duyguları hissediyor, bu insanlara parasını dağıtarak başka insanları mutlu etmenin mutluluğunu yaşıyor.

Veda mektubu

Bir gün kahramanımız sevgilisinden veda mektubu alır ve mektupta bir başkasıyla evleneceğini öğrenir. Mektup için “Yaptığı açıklama bana acı vermemişti, ona gücenmemiştim, hele kendime veya ona şiddet uygulamayı bir an olsun aklımdan geçirmemiştim.. içimdeki bu duygusal soğuma o kadar tuhaftı ki, beni korkutmamıştı bile. Yıllar boyunca hayatıma eşlik etmiş olan, yumuşak, sıcak bedeni bedenime değerek soluklarımız birbirine karışarak uzun geceler geçirmiş olduğum kadın benden kopuyordu.. içimde hiçbir kıpırtı uyanmıyordu; olanlara karşı çıkmıyor veya onu geri döndürmeye çalışmıyordum.. bu kadının sağılıklı içgüdüsüyle gerçek bir insandan beklediği olağan duygulardan hiçbiri içimde uyanmamıştı. O an içimdeki bu donuklaşma sürecinin ne kadar ilerlemiş olduğunu birden görüverdim.. hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum.. bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum.. gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu, ama umarsız bir donukluk, acımasız soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş.. yani bedensel anlam da gerçek ölümün ve çürümenin dışından da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim.”

Stefan Zweig Neden İntihar Etti?

Cümleleri hissederek okuduğumuzda kahramanın hissiyatından anlıyoruz ki çocukluğundan bu yaşına kadar her şeye kolaylıkla sahip olduğunu, kaybetmek duygusunu bilmediğini anlıyoruz. Öyle ki sevdiği kadının terk edişine dahi duyarsız kalabiliyor, umarsızca yaklaşıyor. O acımsı duyguya girmeye çalışsa da başaramıyor. Korku, acı, heyecan nedir bilmeyen bunu daha önce hissetmemiş birinin ruhsal çöküşünü ve uyanışını okuduğunuzda yazarın da psikolojik olarak karmaşık bir yapıya sahip olduğunu anlayacaksınız.. öyle ki bu kitabı okuduktan sonra Stefan Zweig’in Brezilya’ya göç ettikten sonra 1942 yılında karısıyla birlikte bir gün intihar edeceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Olağanüstü Bir Gece burjuva bir adamın rahat ve tasasız hayatı içinde varoluş sürecini, ruhsal dönüşümünün ardından yaşadığı psikolojik boyutu anlatıyor. Kısaca bu kitap Stefan Zweig’in bir gün intihar edeceğini hissettiren bir öykü aynı zamanda…
“kısa bir zaman sonra bir arkadaşım öldü ve ben tabutunun peşinden yürürken, çocukluğumdan beri yakın olduğum bu insanı sonsuza kadar kaybettikten sonra içimde bir keder var mı, her hangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim. Fakat hiçbir kıpırtı yoktu ve ben kendimi, ışığın hiçbir zaman içinde kalmadan geçip gittiği camdan bir nesne gibi hissettim. Acı çekmek için bile yetersizdim.”

Yaşamdan aldığı doyum ve bunun sonucunda yaşadığı tüketmişlik sendromunun oluşturduğu duygu bozukluğu… Duygularının bir süre sonra yapaylaşması –mış gibi yaşaması ve hissizliği, duygusal donukluk içinde geçen anlamdan, mücadeleden, amaçtan, ideallerden uzak maddesel hayat…

Zweig, at yarışındaki burjuva sınıfının tasvirini çok iyi irdelemiş öyle ki o insanları gözünüzde canlandırmanız zor olmuyor.. hatta yüzünüzde bir gülümseme oluyor

“Etrafımdaki birkaç yüze baktım. İçlerinde bir kasılma olmuşcasına çarpışmışlardı, gözler sabit ve kıvılcımlı, dudaklar sımsıkı kapalıydı.. çeneler öne fırlamış, burun delikleri atların ki gibi kıpır kıpırdı. Ben ayık olduğumdan onların bu çılgınca taşkınlıklarını hem komik hem de dehşet verici buluyordum.”

İçinde bulunduğu burjuva sınıfının insanları artık ona komik gelmeye başlamış ve onların içinde öylesine yaşıyordu. “Yanımda bir sandalyenin üzerine çıkmış şık giyimli bir adam vardı.. yüz hatları normalde güzeldi herhalde, ama şimdi içine şeytan girmişcesine gerilmişti.. bastonunu kamçı gibi havada sallarken bedeniyle de ata biner gibi hareketler yapıyordu ve bunu izlemek çok komikti.”

“Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı”

Yaşadığı bu şaşalı hayattan o kadar sıkılmıştı ki öyle ki karşılaştığı insanlardan da bıkmıştı. “Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı; yüzlerini de, jestlerini de artık ezbere biliyordum.”
Bir süre sonra yaşadığı hayat anlamsızlaşıyor ve basit bir hal alıyordu ki burjuva sınıfının içinde öyleymiş gibi yaşamaya başlıyordu. Yarıştan para kazanıyor ve bir süre sonra pişmanlık duyuyordu, atların nal seslerini ona “hırsız hırsız…” dermişcesine tuhaf bir hisse kapılıyor.. bu duygu onu kendisinden utandırıyordu. Bir çelişkinin, diyalektiğin tam ortasında kendinden tiksiniyordu. Bir insan kendi kendine hırsız diyebilir miydi?

“Kendi kendime tekrar aynı sözcüğü tekrarladım: “Hırsız! Hırsız!” bu kez ağır işiten, felçleşmiş vicdanımı uyandırmak için bağırdım.”

Viyana’da doğan Stefan Zweig yaşadığı sürede Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etmiş hayatının bir bölümü göç etmekle geçmiş. Önce İngiltere ardından Brezilya… Çocukluğu muhtemelen sıkıntılar içinde baskı altında geçtiğini romanlarında da hissettirmiş. Nazilerin baskısı yüzünden Viyana’dan Salzburg’a yerleşmesi onun için bir dönüm noktası olmuş. Oldukça varlıklı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dolayısıyla yaşadığı tüm anıların izlerini kitaplarına aktarmış.

“Varoluş özden önce gelir”

Kitabı okuduktan sonra şu cümleyi sordum kendime “Yoksulların hırsızlığına anlam verilebilir belki fakat burjuva sınıfından birinin hırsızlığına nasıl bir anlam verilebilir ki?”
Sartre’nin “varoluş özden önce gelir” sözüne baktığımızda kahramanımız içinde özünün şekillendiği varolduğu burjuva sınıfını ağır bir şekilde eleştiriyor. İnsan ideallerinden başka bir şey değildir ve kendini fark ettiği zaman varlığını hissedecektir. Kahraman bir süre sonra yaptığı eylemlerin ne kadar saçma olduğunun farkına varıyor ve özünü komik bir şekilde eleştirerek varlığını sorgulamaya başlıyor.

“Size ait değilim artık, içinizden biri değilim ama yüksekler de ama diplerde dışınızda bir yerdeyim.. fakat asla ve asla sizin burjuva refahınızın düz kumsallarında değilim artık. İlk kez iyiliğin ve kötülüğün insanın içinde yaratabileceği haz adına ne varsa hepsini hissettim.. fakat benim nerelere vardığımı asla bilemeyeceksiniz, beni asla tanıyamayacaksınız; Ey siz İnsanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz!”

Eğer o suçu işlemeseydi acıyı, hazzı, korkuyu, pişmanlığı hiçbirini tek tek değil de iç içe hissetmezdi. Ruhsal özgürlükten uzak, sürekli kontrol altında, maddi ve manevi değerler içinde mükemmel bir çocukluk geçirmenin ileri ki yıllarda kişiler üzerinde ne gibi hasarlar doğuracağının bir kanıtı Olağanüstü Bir Gece…

“Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünden yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar. “
Kitabın bize sorgulattığı şu “istediğimiz ve bizi mutlu eden bir hayatı mı yaşıyoruz yoksa istenilen ve çevremizdekileri mutlu eden bir hayatı mı?

Alkışlarımla,

Yurda Yurtseven

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here